Bazıları bu başlığa bakarak şunu sorabilir. Allah’ın senin oyuna ihtiyacı mı var? Doğru Allah’ın benim oyuma ihtiyacı yok şüphesiz.. Ama aynı zamanda benim namazıma, orucuma ve diğer ibadetlerime de ihtiyacı yok. ( Çünkü O Samed (İhlas 2) dir Onun hiç bir şeye ihtiyacı olmadığı gibi her şey O’na muhtaçtır. ) Ama biz bu ibadetleri kendimiz için yapıyoruz. Kendi kurtuluşumuz salahiyetimiz için yapıyoruz.

Ayette Allah (c.c.) kesilen kurbanlar için şöyle buyuruyor;
Elbette onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşmaz. Ancak O’na sizin takvanız ulaşacaktır.  (Hac 37)

Bunun oyla ne alakası var diyeceksiniz değil mi? Çok alakası var oy vermekte aynı zamanda ibadettir. Çünkü oy vermek hüküm koyma yetkisini oy verdiğin merciden beklemek, onun vereceği hükmü kabul edip razı olmaktır. Oy vermek Allah’a ait olan hüküm koyma ( yasa çıkarma, teşri, kanun koyma) yetkisini Allah’tan alıp parlementerlere vermektir.

Oysa Allah azze ve celle hiç kimseye hüküm koyma ( yasa çıkarma, kanun koyma, teşri) yetkisi vermemiştir.

Hüküm ile ilgili birkaç ayeti burada zikredelim;

“Hüküm ancak Allah’a aittir. O kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat, insanların çoğu bilmezler”. ( Yusuf  40)

“Hüküm ancak Allah’ındır.Ben ona tevekkül ettim. Tevekkül edenlerde yalnız ona tevekkül etsinler.”(Yusuf  67)

“Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu,Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.” (Şura 10)

“ Sen Allah’la beraber başka bir ilaha ibadet etme.Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 88)

“ O’nun hükmünde hiçbir ortağı yoktur.” (Kehf  26 )

“ Aralarında Allahın indirdiği ile (KUR’AN) ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından ( Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. ( Maide 49 )

“ Onlar hala cahiliyye hükmünü mü arıyorlar ? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir ? “ ( Maide 50 )

“Kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmez ise, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide 44)

Hayir, emrin tümü Allah’indir.” (Ra’d: 31)

Yoksa onlarin Allah’in izin vermedigi seyi kendilerine dinden bir seriat koyan ortaklari mi vardir?” (Sura: 21)

Haberiniz olsun; hüküm yalniz O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanidir.” (En’am: 62)

O Allah ki; O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Dünyada ve ahirette hamd O’nadır. Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.»  (Kasas:70)

Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi Allah hükmünde kimseyi ortak etmez. Peki ne oluyor da bazıları kalkıp ta Allah’ın izin vermediği konularda kanunlar yapıyorlar? Sen göklerin ilahıysan bizde yerin ilahıyız dermişçesine Allah’a kafa tutuyorlar. Allah’ın helalini haram haramını da helal yapıyorlar.

Bu helal ve haramları belirleme noktasında bir ayet ve tefsirini verelim İnşaAllah,
Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir. (Tevbe 31)

Allah’tan başka bir de hahamlarını (Yahudiler) ve rahiplerini (Hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler”. Allah’ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar, Allah’ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah’ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar, “yapın” dediklerini de yapmadılar. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz’etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resulullah’a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz Müslüman olmamıştı ve Hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi’ni okuyordu, bana “ya Adiy şu boynundaki veseni at” buyurdu. Ben de çıkardım attım. “Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler.” anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte bu onlara ibadettir.” buyurdu.

Rebi’ demiştir ki, “Bu rablık İsrailoğulları’nda nasıl idi?” diye Abdul’âli-ye’ye sordum. O da “Genellikle Allah’ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı.” dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Şu halde burada din âlimlerine, ulul’emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah’ın emri olan bir farz değil midir? O halde Yahudilerle Hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan “ahbar” ve “ruhban”a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “min dunillah” olan, yani Allah’ın emrine ters düşen itaattir. Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah’ın emridir. Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil “Allah’a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resulü’ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah’a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah’ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte yaratıcıya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat halıka isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allahın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah’ın hukukuna aykırı olan, Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu’l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: “Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı.” (Nisâ, 4/83), “Allah’ın kulları içinde O’ndan en çok korkanlar âlimlerdir.” (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve “Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız.” (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak hakkın kuludur. Delillerin ve hakkın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah’ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir. Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te’vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) Rab edinilmelerine “klerikalizm” adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)’ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, “PARLAMENTER”lere geçmiştir. Bundan başka protestanlar da dahil olduğu halde, ilk devir hıristiyanları içindeki muvahhidlerden ilgisiz olarak, genelde hıristiyanlar arasında yaygın hâl almış bir şirk vardır ki, bütün diğer şirk çeşitlerinin temelini teşkil eder. Şöyle ki:

Meryem oğlu Mesih’i de Rab edindiler. Hıristiyanlar rahiplerini Rab yerine koyduktan ve onların lafıyla “İsa Mesih Allah’ın oğludur.” dedikten başka bir de “Meryem oğlu Mesih Rab’dır.” diye tutturdular. Ona böyle üçüzlü bir inançla mabud ve ilâh diye taptılar. Rab kabul edip, Rablığı onda topladılar. Oysa onlar, hakikatte bir tek ilâha tapmak ve ancak ona ubudiyet etmekle emrolunmuş idiler ki O’ndan başka ilâh yoktur. Onların hepsi; yahudisi, hıristiyanı, hahamları ve papazları, akıl delilleriyle ve Allah kitaplarının ortaya koyduğu naslarla, ilâhî hükümlerle başkasına değil, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Mesih aleyhisselamın diliyle Allah’a ibadet ediniz ve O’na aykırılıktan sakınınız. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz. Kim Allaha şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılacak ve yeri cehennem olacaktır.(Mâide, 5/72) buyurulmuştu. Bakara Sûresi’ne (âyet 87 ve 253) bakınız. Böyle iken bunlar bu hak emrinin aksine hareket ederek bir olan Allah’dan başka Rablar da edindiler. Allah’a ve emirlerine karşı geldiler. Kendi nezahet-i sübhaniyyesiyle tenzih O’na, o şirk koşanların şirkinden. Yani, onlar müşriklere benzemekle kalmıyorlar, bilfiil müşriklik de ediyorlar ve Allah’a şirk koşuyorlar. Allah Teâlâ’nın uluhiyetinin şanı ise gerek gizli, gerek açık her türlü şirk şaibesinden uzaktır. O, kendi ezeli nezaheti ile münezzehtir. O’nun zat-ı sübhanisi hiç kimsenin tenzihine muhtaç olmadan, O kendisini, onların açık ve gizli şirk koşmalarından tenzih eyler. Şu halde Allah Teâlâ, onlardan da “berî”dir, onların şirklerinden de.”

Hulasa yasama hakkı Rabbimize ait olup, gayrısına bu hakkı vermek şirktir. Bu hak Allah’tan başkasına verildiğinde de bu hakkın verildiği kişilere kulluk (ibadet) yapılmış olur. Bu anlamda sözün özü, yasamada bulunacak mercilerin mutlaka Allah’ı ve onun hükümlerini dikkate almak, Allah’ın yasakladıklarını (kumar, içki, zina v.b)  serbest kılmamak, serbest kıldığı şeyleri de yasaklamamak zorundadır. Aksi halde kendisi ilahlık ve rabblık iddiasıyla tağut, ona tabi olanlarda tağuta kul olmuş olur. Ve Allah’tan başkasına kullukta şirktir. Kişi böylesi bir durumda asla Müslüman adını alamaz. (Elmalılı Hamdi Yazır Tevbe 31 tefsiri)

İbni Kesir (rahmetullahi aleyh):

“Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar?” (Maide: 50) ayetinin tefsirinde şöyle diyor:

“Allah (c.c), her hayrı kapsayıcı ve her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ifade eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vazettiği Yesak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor.

Yesak; Cengiz Han’ın Kur’ân, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları (İslam’a girdiklerini iddia ettikleri halde) bu kitabı bir anayasa kitabı olarak gördüler. Allah (c.c)’ın kitabı ve Rasulullah (s.a.v)’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle Tatarlara hükmetmeye başladılar. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla, büyük küçük her meselede yalnız Allah (c.c)’ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.”

İbni Kesir (rahmetullahi aleyh) devamla şöyle dedi:

“Bu yapılanların hepsi Allah (c.c)’ın nebilerine indirdiği şeriate muhaliftir. Kim nebilerin sonuncusu Muhammed (a.s)’e inen şeriatı terk ederek daha önceki nebilere inen mensuh olmuş şeriatlere muhakeme olursa, Allah (c.c)’ın bildirdiği gibi kafir olur. Durum böyleyken Yesak’a (Cengiz Han’ın koyduğu kanunlara) muhakeme olup onu Allah (c.c)’ın şeriatinden önde tutan kişinin hükmü nasıl olur acaba? Her kim böyle yaparsa bütün müslümanların icmaıyla kafirdir.

İbni Kesir (r.a)’in, neshedilmiş şeriatlere muhakeme olan kişiye nasıl da küfür hükmü verdiğine dikkatle bak!

Zamanımızda İslam şeriatinin yerine tatbik edilen beşeri kanunlar, neshedilmiş şeriatlerden daha tehlikeli ve bu kanunlara muhakeme olmak, daha büyük küfürdür.

(İbni Kesir Tefsiri c: 2 s: 67…)

İbn-i Kesir`in bu fetvası üzerine Said Havva şöyle demektedir;

Allame İbn-i Kesir`in söylediği bu fetvaya karşı çıkan hiç bir alim tasavvur etmem.

Bir parti İslam nizamını terk ederse yada kendi tüzüğüne küfür maddelerini katarsa veya hangi hükümet La ilahe illallah kelimesine ters kanun ve düstür vaaz ederse,biz onlara kafir deriz.

Aynı şekilde kim de böyle bir hükümete yardım edip,onları kollarsa onlara kafir deriz.

(Said Havva rha. EL-Esasü fi-t tefsir,Maide Suresi 50.ayetin tefsiri..)

İbni Kesir (rahmetullahi aleyh) Cengiz Hanı ve oğullarını anayasa olarak hazırladıkları ve insanları bununla yönettikleri kitaptan dolayı tekfir ederken (ki bunun büyük bir kısmını ilahi kitaplara dayandırılıyor), laiklik ilkesi gereği bütün dinleri red ederek (T.C. Anayasası, Madde:24 Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırılamaz…) anayasa yapanları varın siz düşünün…

Demek ki helal ve haram belirleme noktasında Allahın şeriatına ters düşen bir kanunu kim veya kimler çıkarırsa kendini ilahlaştırmış onlara destek veren, oy veren ve onların yaptığı kanunları benimseyen de onları ilahlaştırmış olur.

Bugün oy verdiğiniz (tağuti meclisler)  insanlar bunları yapmıyor mu? Allah’ın  kitabında içki, zina, kumar gibi bir sürü  haramlar  bu düzenlerde serbest değil mi? Bilakis bunlara ruhsat veren ve bunlardan vergi alan bu sistemler değil mi? Hatta ve hatta bunlara vergi rekortmeni diye devlet tarafından şeref(!) madalyası verilmedi mi?  Ve bu vergilerle de imamların maaşlarını ödüyor milletin önünde namaz kıldırıyorlar.

Oy verdiğiniz mercinin sizin hayatınıza karışmasına izin veriyorsunuz. Ne yiyip ne içtiğinize, ne giyip ne giymediğinize, hayatınızı tanzim etmeye rıza gösteriyorsunuz. Nasıl yaşayacağınız, nasıl ticaret yapacağınız, komşularınız, aileniz, çevrenizle nasıl ilişkiler kuracağınıza karışmasına, mirasınızın nasıl bölüneceğine, nasıl evlenip nasıl boşanacağınıza, ihtilaf halinde nasıl muhakeme olacağınıza ve kısacası doğum ile ölüm arasındaki bütün hayatınıza karışmasına rıza gösteriyorsunuz. Bunu dilinizle söylemesenizde fiilinizle tasdik ediyorsunuz.

Nasıl ki kişi namaz, oruç, kurban gibi ibadetleri başkasına yaptığı zaman dinden çıkıyorsa aynı zamanda Allah’ın hakimiyet hakkı olan hüküm koyma yetkisini de başkalarına verdiği zaman dinden çıkar.
“De ki: Benim Namazım, İbadetim, Hayatım ve ÖLümüm Hepsi ALemlerin Rabbi Allah İçindir.”(En’am 162)

Onun için gelin yol yakınken bu hatadan dönün, tevbe istiğfar edin Rabb’im mağfiret sahibidir, af edendir, af etmeyi sever. Gelin  Allah’a şirk olan bu ameli bırakın. Unutmayın Allah şirki asla af etmez,  “ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisa 48-116)

Ebu Zerr (r.a) dan rivayetle:
Hz. Peygamber buyurdular ki: “Bana Cebrâil gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete gire(bili)r” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir“. (Buhârî, Müslim, Tirmizî,)

Bırakın memleketi kim idare edecek tasasını Allah sizi bundan dolayı hesaba çekmez. Siz kendi nefsinizi ateşten kurtarmaya bakın. Ayette Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim 6)

Sözlerimde bir güzellik varsa Allah ve Resulunden, bir yanlışlık varsa o da nefsimden ve habis olan şeytandan…

Davamızın sonu Alemlerin Rabb’i Allah’a hamd etmektir.

 

Reklamlar